T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI BURSA İL KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ

Cennet Bursa Efsanesi

   Vaktiyle her Süleyman’dan içeri bir Hazreti Süleyman varmış.  Alnında Peygamberlik nuru yanar, başında Hükümdarlık tacı yanarmış.  Allah ona  “Mührü Süleyman” derler tılsımlı bir mühür ihsan etmiş, bu sayede dağa taşa hükmeder olmuş, oturduğu taht ne altın ne fildişi, ya cin ya peri işi tahtırevanmış. Böylece dünyanın dört bir yanını dolaşarak ağlayanla ağlar gülenle gülermiş. Günlerden bir gün tahtına kurulmuş sağ vezirini sağ tarafına sol vezirini sol tarafına alarak havalanır, gökler dağlar eğim eğim eğilir, yollar erim erim erir, göz açıp kapayıncaya kadar varırlar dağların dağı Uludağ’ın tepeciğine.  Bir bakar ki ne baksın bu dağın bir kanadı ses, bir kanadı renk, bir kanadı su, bir kanadı ışık,  Hazreti Süleyman  “Yaratan neler yaratıyor”  der parmağı ağzında kalır. Sağına döner sağ vezirine “A vezirim sen çok gezdin, çok gördün bakınca bu yerleri nasıl görüyorsun” diye sorar, “Ey benim Sultanım Efendim Allah her güzelliği buraya vermiş ama bunları görüp duyacak derleyip koklayacak biri olmadıktan sonra neye yarar, deyince Hazreti Süleyman bu söze mührünü basar. Sol vezirine dönüp “A benim vezirim, sen çok gördün çok yaşadın. Dünyada bu güzellikten üstün bir güzellik var mı?” Sol vezirde “Var Sultanım var. Öyle dal dal ötüşen kuşların sesi güzeldir ama gönül yaylasını saran insan sesi daha güzeldir.” Su pırıl pırıl gökyüzü güzeldir ama hiçbiri ayın ondördü Sultan gibi ay ile bahsedip gün ile doğamaz”  deyip kesince Hazreti Süleyman bu söze de mührünü basar. Son sözü kendi alıp “Ey benim vezirlerim bu yerlerin bir insan eksiği var dediğiniz gibi bu güzellikleri görüp duyacak biri olsaydı böyle kaybolup gitmezdi. Bu bir; üstelik bunlara her güzellikten üstün insan güzelliği katılırdı,  bu iki; şimdi sizde benim bu sözüme bir mim koyarsınız, şu yaylaları yurt edinelim, saray yaptıralım, köşkü beraber içinde bahçesi suyu beraber.... Bu saraya güzeller güzeli Belkıs’ın tahtını kuralım, bu bahçeye de dilediği gülü bülbülü konduralım. Vezirler mim koymaya kalmadan taş dile gelip “Belkıs, Belkıs” diye inim inim inler Hazreti Süleyman o saatten tezi yok perilerini başına toplayarak konuşacakken perilerden biri niyetini anlayarak dilsiz anlatır. Onlara “Ya Süleyman, Can kavmi” derler bir kavim buralara bir şehir kurmuş ama “Cin” kavmi dedikleri kavim de bu şehre göz koymuştur. Bin yıl dövüştüler, sonu ne onlara kaldı ne bunlara. Tufan gelip sular altında bıraktı şehri. İşte bu dağın eteğinde gördüğün göller,  göl değil, tufanda göllenip kalmış sudur; O Şehirde sözüm ona bu göllerden birinin altında yatıp duruyor, deyince Hazreti Süleyman mührü Süleyman’ı basar. Vezirlerde birer mim koyar söze. Bunun üzerine su perileri sulara dalar, suları boşaltıp can şehrini çıkartırlar. Dağ perileri de dağlara tırmanır getirecekleri kadar mermer taş, mermer direk, bir saray kurarlar, köşkü beraber, bahçesi suyu ile periler uğraşırken Hazreti Süleyman kuşun kanadında dört bir yana haber gönderip cümle ela gözlülere “Buyur” eder. Nerde var, nerde yok ela gözlülerde gelir bu şehre yerleşir. Belkıs Sultan’da varıp sarayına tahtına kurulur. Şehirde şehir olur.  Sağ vezir sağ gözüyle görür. “Cennet Burası” der. Meğer sol Vezirin kulağı biraz ağırmış. Cennet Bursa anlamasın mı? O gün bugün bu şehrin adı “Bursa” kalır.