T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI BURSA İL KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ

Bursa İli Somut Olmayan Kültürel Miras Çalışmaları

İZNİK ÇİNİSİ

 

Çini kuvars kil, cam tozu (frit) dolomit, marn, tebeşir tozu gibi hammaddelerle, belirli oranlarda karıştırılarak oluşturulan ve üzerine sıraltı ve sırüstü dekor uygulanan tek yüzü veya çift yüzü sırlı, 850- 950 derece arasında pişirilerek elde edilen seramik türüdür. İznik çinisi tarihte Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı sanatı'nın özelliklerini yansıtması açısından önem taşımaktadır. Osmanlılar çiniyi mimari eserlerde ilk defa Bursa’da Yeşil Camii ve Türbesinde kullanmışlardır. İznik çinisi zamanla adını duyurarak Cenovalı tacirler aracılığı ile bütün Avrupa ülkelerine ihraç edilmiştir. Osmanlılarda sistem olarak sarayda Ehl- Hiraf (Sanatkâr Topluluğu) tarafından üretilen desenler Padişah fermanı ile İznik kadısına gönderilir, İznik Kadısı da atölyeleri idare eden Kaşicibaşı (büyük üstad)'a havale ederek desenlerin atölyelerde kullanılması sağlanırdı.

 

Renklerini ve desenlerini İznik doğasından alan İznik çinileri yapımında kuvars, cam tozu ve kil kullanılmaktadır. Bu malzemeler fırınlanıp öğütüldükten sonra hamur haline getiriliyor kalıplarda şekil verdikten sonra bir hafta kurumaya bırakılıyor daha sonra astarlama yapılarak tekrar kurutuluyor ve 930 derecede fırınlanıyor, bir gün süreyle bu ısıda kalan plakalar fırın kapatıldıktan sonra kapağı açılmadan soğumaya bırakılıyor. Desenleme kısmında parşömen kâğıdının üzerine çizilen motifin üzeri iğneye delinip kömür tozu dökülerek desenin plakanın üzerine çıkması sağlanıyor. Boyama işleminden sonra plakalar sırlanarak 1000 derecelik fırında pişiriliyor. İznik çinilerinde en çok çin temani, hatai, haliç işi, narlı desen, minyatürler, İznik kuşu, gül, karanfil motifleri kullanılmaktadır.

 

Çini sanatı Bakanlığımız tarafından yürütülen Somut Olmayan Kültürel miras çalışmaları kapsamında 2013 yılında Somut Olmayan Kültürel miras Ulusal Envanterinde kayıt altına alınmıştır. Ayrıca çini sanatının gelecek kuşaklara aktarılması yaygınlaştırılması tanıtılması amacıyla İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Miras Listesine kayıt edilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından dosya hazırlama çalışmaları devam etmektedir.

 

 

KARAGÖZ VE HACİVAT

 

Karagöz, deve veya manda derisinden yapılan insan, hayvan veya eşya şekillerinin (tasvir) çubuklara takılıp arkadan verilen ışıkla beyaz perde üzerinde hareket ettirilmesi esasına dayanan bir gölge oyunudur. Karagöz oynatan sanatçıya “hayali” adı verilir. Hayaliler, oyunun yaratıcısıdır ve gösteri sırasında seyircinin özelliklerine göre oyunda değişiklikler yapar, sahnelerin yerlerini değiştirip, konuyu günceller. Karagöz oyununda konular, komik öğeler öne çıkarılarak işlenmekte, çifte anlamlar, abartmalar, söz oyunları, ağız taklitleri belli başlı güldürü ögeleri olarak yer almaktadır.

 

Karagöz, oyununun başrol oyuncusudur. Okumamış, cesur, tepkilerini açıkça gösteren, çabuk öfkelenip kavga eden, yalancılığa ve ikiyüzlülüğe tahammül edemeyen gerçekçi bir halk adamıdır. Hacivat, Karagöz’ün tam tersi bir tiptir. Eğitim görmüş, iyi konuşan, bilgili, kişisel çıkarlarını önde tutan, kurulu düzeni kabul etmiş, içten pazarlıklı, nabza göre şerbet veren, tüm mahallelinin akıl danıştığı, yardım istediği kurnaz bir tiptir. Oyununun diğer tipleri Zenne, Çelebi, Tiryaki, Beberuhi, Laz, Kayserili, Kastamonulu, Rumelili Arap, Kürt, Arnavut, Frenk/Rum, Ermeni, Yahudi, Matiz, Külhanbeyi ve Çengidir. Karagöz, 2009 yılında UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesi'ne kayıt ettirilmiştir.

 

Gölge oyunlarının ülkemizdeki temsilcisi olan Karagöz ile Hacivat tiplemelerinin Bursa da yaşadığı ve Orhan Cami inşaatında çalıştıkları ile ilgili çeşitli anlatılar bulunmaktadır.

 

Bu anlatıya göre Karagözle Hacivat demirci ve duvarcı ustası iken inşaatında çalışıyorlarmış. Çalışırken sürekli konuşmaları ve bir şeyler anlatarak diğer işçileri meşgul etmeleri yüzünden cami inşaatında aksamalar olmaya başlamış. Orhangazi bu durumu haber alınca Karagöz ile Hacivatı cezalandırmıştır. Bu durum hem halkın hem de işçilerin moralini bozmuş, Orhangazi’nin de üzüldüğünü gören Şeyh Küşteri, Padişahın üzüntüsünü gidermek için Karagözle Hacivatın konuşmalarını perdenin arkasında ayakkabılarını oynatarak perdede canlandırmıştır. O günden sonra Karagözle Hacivatın konuşmaları ve deriden yapılmış tasvirleri bir perdede oynatılarak insanların izlenimine sunulmuştur. Günümüzde Bursa’da Karagöz ve Hacivat geleneği sürdürülmektedir. Karagöz ile Hacivatın anıt mezarları karşısında faaliyet yürüten Karagöz evinde hem bu gelenek yaşatılmakta hem de bir sonraki kuşaklara aktarılması için genç hayali ustaları yetiştirilmektedir.
 

 

 

BURSA BIÇAĞI

 

Bursa bıçakçılığının, temelini oluşturan demircilerin serüvenine baktığımızda yedi yüz yıllık bir geçmişe sahip olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bursa el zanaatları arasında geçmişten günümüze kadar özel bir yeri olan bıçakların ünü günümüzde de sürmektedir. Orhangazi’den başlayarak ilk yedi padişahın kılıç, kama, balta, mızrak gibi aletleri Bursa demirci-bıçakçılarının eseridir.

 

Beyazıt ile Timur arasındaki savaşa katılan yaklaşık 70 bin Osmanlı askerinin kılıç, kama, hançer gibi silahlarının hepsi Bursa’da yapılmıştır. Daha sonraki dönemlerde de Osmanlı ordusunun silah ihtiyacını karşılayan Bursalı demirci-bıçakçılar, en son Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarında askerlerimizin bir kısmının kılıç ve kama ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Cumhuriyetin ilk yıllarında kılıç ve kama gibi silahların kullanım sahalarının azalması üzerine, bıçak yapım tekniğinde yeniliklere gidilmiş; ekmek bıçağı, sofra bıçağı, meyve bıçağı gibi bıçak çeşitleri ilk defa Bursa’da Okçular Çarşısı’nın altında, Dağıstan Çarşısı’nda üretilmeye başlanmıştır. Geleneksel yöntemlerle el işi ile yapılan bıçakların kullanım alanlarına göre ortalama 150 çeşit bıçak olduğu bilinmektedir.

 

93 savaşı olarak bilinen savaş yıllarında Balkanlardan Bursa’ya göç eden bıçak ustaları ile Bursa bıçakları kullanım alanlarına göre çeşitlenmiş ve bütün Anadolu’da yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bel bıçağı, et bıçağı, kıyma bıçağı, kaymak bıçağı, pastırma bıçağı, börek bıçağı, bekçi bıçağı, kasap bıçağı gibi çeşitleri sayılabilir. Ancak Bursa’ya özgü oluklu-yivli Bursa Bıçağı’nın üretimi, 1953’de yivli bıçak ve benzeri aletlere getirilen yasak nedeniyle durmuştur. 2007 yılı itibariyle Bıçakçı Odası’na kayıtlı 148 esnaf, sanatkâr Kayhan Çarşısı’nda, bir kısmı ise Zafer ve Yavuz Selim ile Duaçınarı mahallelerinde faaliyet göstermektedirler.

 

Bursa bıçakçılığı içinde Arnavut çakısının da ayrı bir yeri vardır. Bu çakıların sap kısmı boynuzdan yapılmaktadır. Genelde koç boynuzu kullanılmaktadır. Bıçakların üzerindeki yıldız sayıları bıçağın büyüklüğünü gösterir. Bunun yanı sıra bıçağı yapan usta, üzerine ismini işler. İşte bu bıçak yapım ustalarından Remzi Sarı-çetin de yapmış olduğu Bursa Bıçağı’nı üzerine ismini işleyerek Mustafa Kemal Atatürk’e verilmek üzere Ankara’ya göndermiştir. Bıçakları teslim alan Atatürk 02.10.1922’de Remzi Usta’ya hitaben; “Remzi Usta! Eser-i sanatınız olan bıçaklarınız Bursa’lı bir Türk ustasının yadigarı olarak değil, san’ata karşı olan milli kabiliyetinizin bürhanı (delili) gibi saklayacağım. Biz Türkler yüz sene evveline kadar her şeyi kendi çekicimizle, kendi örsümüz üzerinde vücuda getirir ve kendi çarşımızda kendi elimizle satardık. İşte bunun içün büyük bir millettik. Şimdi açılan devir, demir devridir. Sizi bu devirde en büyük ustalarımızın arasında görmek ister ve tebrik ederim” diyerek bir teşekkür mektubu göndermiştir.

 

HAMAM GELENEĞİ

 

Antik çağdan günümüze kadar yazılı kaynaklardan ve arkeolojik verilerden yola çıkılarak yıkanma, banyo ve hamam kültürünün M.Ö.5. yüzyıla kadar tarihlendiği görülmektedir. Homeros ve Hesiodos'un eserlerinde yıkanmanın bedeni temizleme, güzelleşme ruhu temizleme amacıyla yapıldığı ve bunun için su ısıtılarak özel yıkanma odalarının olduğu anlatılmaktadır. Roma İmparatorluğu döneminde kent yaşamının önemli bir parçası olan hamamlar, savaşlarda ele geçirilen bölgelerin Romalılaştırılması açısından önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Roma hamamları insanların birbirleri ile iletişim kurdukları ve boş vakit geçirebildikleri sosyal alanlar olmuştur. Anadolu’da Roma döneminden kalan hamamların bir kısmı ortaçağ ve sonraki dönemlerde de kullanılmış, Bizans ve Selçuklu uygarlıklarının beğeni ve ihtiyaçları içinde şekillenmiştir. Osmanlı Hamamı Mimari kurgu ve ısıtma sistemi bakımından temel olarak Roma Hamamına benzese de Roma hamamlarının gösterişli yapılarından farklı olarak işlevsel, pratik ve gösterişsiz yapılar olarak karşımıza çıkmaktadır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Bursa’yı tanımlarken “Velhasıl Bursa sudan ibarettir” der. Uludağ’ın eteklerinde kurulan Bursa’nın hem soğuk hem de sıcak su kaynakları bakımından zengin oluşu, her dönemde bu suların kullanılmasını sağlayacak hamamların inşa edilmesini sağlamıştır.

 

Bursa’nın İlçeleri dışında şehir merkezinde mevcut 41 hamam ve yazılı kaynaklarda adı geçen 14 hamam ile toplam 55 hamamı olduğu bilinmektedir. Bursa’nın Osmanlılar tarafından alınmasından sonra (1326) yapım tarihi bilinen ilk hamam Orhangazi tarafından Hisar semtinde yaptırılan Orhan Hamamıdır. Hamamlar mimari yapısı ve işlevselliği dışında geleneksel yaşamın bir parçası sosyal yaşam alanları olarak geçmişten günümüze kadar varlıklarını sürdürmüştür. Hayatın geçiş dönemleri olarak adlandırılacak önemli günlerde ve bayramlarda düğünlerde Gelin Hamamları, Sünnet Hamamı, doğumdan sonra Lohusa Hamamı, Adak hamamı geleneği devam etmektedir. Hamamda kullanılan eşyalardan Peştamal, hamam tası, sabun, keseler, havlular, takunya ya da terlik geçmişten günümüze şekil değiştirse de hamamda kullanılan etnoğrafik malzeme olarak hamam kültürü içindeki yerini almıştır. Halk edebiyatı açısından bakıldığında hamamlar ile ilgili anlatılan hikâyeler, hamamların kullandıkları suyun kaynağı, suyun şifa özellikleri ile ilgili anlatılanlar hamam kültürünü tamamlayan geleneksel kültür unsurlarındandır.

 

 

ERGUVAN BAYRAMI

 

1394-1429 yılları arasında Bursa’da yaşamış olan Mutasavvıf Emir Sultan (Şemseddin Muhammed) Bursa’da yaşayan her kesim insan dışında çevre İllerde de tanınmış ve sevilmiştir. Özellikle Erguvan çiçeklerinin açtığı bahar aylarında “Erguvan Faslı, Erguvan Cemiyeti, Erguvan Bayramı” adı verilen sohbetlere Emir Sultan’ın adının duyulduğu bütün bölgelerden insanlar ziyaretine geliyordu.

 

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde ” senede bir defa Emir Sultan Hazretleri’nin Erguvan Cemiyeti Fasıl olup her taraftan deniz gibi insanlar toplanır ki, bu kalabalık cemiyeti anlatmakta kalem acizdir. Böyle bir cemiyet ancak Emir Sultan sevgisiyle olur...” diye belirtmektedir. Emir Sultan döneminde bir hafta süren Erguvan Faslı süresince Emir Sultan Dergâhında dini, sosyal ve kültürel alanlarda sohbetler yapılıyordu.

 

Emir Sultan'ın ölümünden sonra da her yıl erguvan çiçekleri açtığı zaman Emir Sultan'ın Türbesini ziyaret etmek ve ona sevgisini sunmak isteyen kişiler tarafından ziyaret edilmiştir. Baharın müjdecisi olan ve Erguvan ağacı çiçek açan ağaçlar arasında rengi, doğadaki duruşu ile Emir Sultan'ın ve Buralıların ilgisini çekerek yılda bir kere yapılan bu buluşmaya adını vermiştir.

 

 

 

GEZEK KÜLTÜRÜ

 

Gezek; Belli meslek ve ekonomik yapıdaki insanların saz ve söz üstatlarının bir araya geldiği haftanın bir günü gezek üyelerinden birinin evinde toplanıp belli bir program ve düzen içinde gelişen şarkıların söylenip oyunların oynandığı ve ikramların yapıldığı eğlenceli toplantılardır. Gezek toplantılarında “saz başlar söz biter” kuralı vardır, toplantılar sırasında iş, futbol ve siyaset konuşulması yasaktır, herkes şarkılara eşlik etmek zorundadır. Geçmişte bayanların alınmadığı toplantılara dış Gezek toplantılarında izleyici olarak bayan katılımcılar kabul edilmektedir. Bursa’da bilinen beş Gezek topluluğu bulunmaktadır. Gezek toplantıları üyelerin evleri dışında mekanlarda da yapılmaktadır. Bu Gezeklere “dış gezek” adı verilmektedir.  Gezek yapılacak evin üyeler tarafından kolay bulunması  için evin balkonuna  “Gezek Feneri” adı verilen fener asılır.

 

Toplantı açılış konuşmaları ile yapılıyor, konuşmaları Gezek başkanı yaparak toplantıya dışarıdan katılan konuk veya yeni üyeler varsa topluluk üyelerine tanıtılır. Fasıla başlamadan önce bütün katılımcılara o akşam söylenecek şarkılar ve program dağıtılır. İki bölümden oluşan programın birinci ölümünden sonra ara verilir. Saz heyeti dinlenir ve ev sahibi hazırladığı börek, kek, kurabiye gibi ikramları konuklarına çay, limonata vb içeceklerle ikram eder. Yaklaşık yarım saatlik aradan sonra solo şarkıların söylendiği ikinci bölüm başlar. İlk solo şarkıyı ev sahibi yapmak zorundadır, daha sonra sesi güzel olan kişiler tarafından solo şarkılar devam eder. Her Gezek toplantısında sunuculuk yapan bir üye vardır sunucu tarafından fıkralar ve günlük olaylardan alınmış kısa komik hikayeler anlatılır. Toplantının sonunda ev sahibi ve konuklar müzik eşliğinde oynar. Gezek toplantısı gece yarısı olmadan bitirilir.

 

Gezek Kültürü Bakanlığımız tarafından yürütülen Somut Olmayan Kültürel Miras çalışmaları kapsamında Müdürlüğümüz başkanlığında oluşturulan Somut Olmayan Kültürel Miras Tespit Kurulu tarafından teklif edilerek, Geleneksel Sohbet Toplantıları adı altında 2010 yılında Somut Olmayan Kültürel Miras Ulusal Envanterine kayıt edilmiştir.

 

DANIŞIK

 

Bursa’nın Dağ Bölgesi adı verilen Keles, Orhaneli, Büyükorhan ve Harmancık İlçelerinde düğünlerde danışık yapılmaktadır. Düğünün birinci akşamı sofracıların, misafir kabul edecek hanelerin tespit edildiği, düğünün planlandığı, görevlilerin ve köy halkının eğlendirildiği geceye verilen isimdir. Danışık sırasında tüm köy halkı davet edilerek düğün sahibine yapılacak olan yardımlar planlanır. Üç gün süresince misafirlerin kalacağı evler ve bunlara hizmet edecek “sofracılar” tespit edilir. Yani Danışık düğünün bütün köy halkı tarafından planlandığı, iş bölümlerinin yapıldığı, fikir alışverişinde bulunulduğu yemeklerin yenip oyunların oynandığı yardımlaşma ve dayanışmanın en güzel örneklerinden biridir. Adını “Danışmak”da alır, Salı veya Cuma günü başlatılan düğün üçgün sürer ve öncelikle “düğün çırası” adı verilen yemeklerin pişirildiği ateş için bir grup görevlendirilir. ”Düğün Oduncusu” dağdan çıra ve kolay yanabilen odun toplar, odunları dağdan getirmek için köyden at, eşek gibi yük taşıyan hayvanı olan herkes dağdan odun taşımak için yola çıkar. Türkülerle taşınan odunları düğün evine götürecek olan ilk kişiye ödül verilir. Yarışı kazanan “düğün oduncusu” na bir yazma ile “entarilik ve göyneklik”  verilir. Dağdan taşınan odunların bir kısmı oğlan evine bir kısmı kız evine kalanı oduna ihtiyacı olan kişilere verilerek hayır duaları alınır. Damat düğünden önce iyi anlaştığı arkadaşlarından iki kişiyi yardımcı olarak seçer bunlardan bir sağında biri solunda durur, soldakine soldış sağdakine sağdış denir.

 

Günümüzde sadece sağdıç olarak kullanılmaktadır. Sağdıçlar öğleden sonra köyü dolaşarak danışığa davet ederler (danışığa okurlar) Kız evinin yengesi de “halka“ adı verilen ortası delik pideyi parçalara ayırarak okuntu (davet ) verir. Oğlan evinin davet ettiği kişilere okuntu kız evinin davet ettiği kişilere “kınacı” adı verilir. Köy yakınlarında davulcuları delikanlılar, kaşılar hep birlikte kol kola girerek türküler söyleyerek köyü dolaşırlar. Danışık günü düğün evinin çatısına büyük bayrak asılır. Okuntuyu alan kişiler hediyesini alarak düğün evine gider, yemek için yer sofraları kurularak yemekler yenir kısa bir eğlence olur daha sonra dışarıdan gelen misafirler için “delikanlı başı” konak yerlerinin tespiti için açıklama yapar, ”Konak Salma“ adı verilen bu gelenek günümüzde de devam etmektedir. Görev bölümü yapıldıktan sonra klarnet cümbüş eşliğinde eğlence başlar oyun düzeni gençlerden başlayarak yaşlı kişilere doğru devam eder. Geç vakitlere kadar devam eden eğlencelerin sonunda delikanlılar davulcular eşliğinde köy içine çıkarak hısım, akrabalardan tavuk, para hediye toplayarak eğlenirler.